|
|
|
 |
| |
dunyaburda.com'te iyi eğlenceler.. |
 |
Türkü Hikayaleri : Yaşanmış
Türkü Hikayeleri ve Sözleri
Gökte Uçan Huma Kuşu |
|
Gökte uçan huma kuşu
Ne bilir dalın kıymatın
Gargayı kondurman dala
Ne bilir gülün kıymatın
Çift sürüp ekin ekmeyen
Meydana sofra dökmeyen
Arının kahrın çekmeyen
Ne bilir kıymatın
Mencilisten söz atanlar
Gerçeğe yalan katanlar
Sonra beyliğe yetenler
Ne bilir elin kıymatın
Evvel zaman içinde kalbur sarat içinde, deve
tellallık ederken, sıçan berberlik ederken, Irışvan
oğlu derler bir bey varmış. Bunun da Kınalı hatun
adında bir evladı (bacısı) varmış, başka kimsesi
yokmuş. Kapısında da bir Öksüz Yakup adında bir
kölesi varmış. Köleyle, efendim, kız arayı
tutturmuş. Irışvan oğlu avdan gelirimiş, bakmışkine,
pınarın başından bir oğlan gidiyor, bir de kız. Orda
sevişirlermiş. Irışvan oğlu da gelirken üstlerine
geliyor. Irışvan oğlu onları görüyor. Irışvan oğlu
diyor ki: Ulan, ben bunların ikisini de öldürsem
katil olurum. Ben bu kızı başka birine veririm. Bu
kölenin de hiç hatırına dokunmam. Gelen düğürcülere,
kıza düğürcü geliyor; diyor ki:
- Bir haftaya kalmadan kızı götüreceksiniz. Kimseye
haber vermeden.
Gün geliyor, hafta yetiyor, akşamlayın, önünde bir
bölük davarla birkaç tane avrat, bir kısım seğmen
kınacı geliyorlar. Fakat bunların kınacı olduğunu ne
kız biliyor ne de Öksüz Yakup. Öksüz Yakup, gelen
misafirlere, misafir diyerek kahve pişiriyor.
Kahveyi ilettikden sonra, yaşlıca avradın birisine
diyor ki:
- Sorma icap olmasın teyze, nereye gidiyorsunuz?
Hizmetiniz neci? Karı diyor ki:
- Oğlan sen buralı değil misin yoksa? Biz Kınalı
hatuna kınacı geldik. Öksüz Yakubun fincanlar
ellerinden dökülüyor. Gözlerinden yaş akıyor.
- Bundan sonra, diyor, dünya bana haram oldu. Başımı
alayım gideyim, diyor.
Oradan gidiyor. Ağlaya ağlaya gidiyor ordan.
Karşısından bir çerçi geliyor. Çerçi düğün evine
öteberi satmak için gidiyor. Bakıyor ki Öksüz Yakup
ağlayarak gidiyor.
- Arkadaş, başındaki hal neci? Ne diye ağlıyorsun?
diyor.
- Arkadaş, diyor, derdime derman değilsin, yarama
merhem değilsin, git sen düğünde üzümünü sat, diyor.
Çerçi diyor ki:
- Arkadaş, insan insana para vermez amma, akıl
verir.
Belki derdine derman olurum. Başındaki hali söyle,
diyor. Öyle deyince Öksüz Yakup diyor ki:
- Arkadaş, Irışvan oğlunun bacısı Kınalı hatunla
aram iyiydi. Şimdi kardaşı başka yere vermiş.
Kınacısı geldi, yarın gelin gidecek. Ben ağlamayım
da kim ağlasın. Çerçi diyor ki:
- Sen bir kavil yeri ver. Ben kıza söyleyim, çıkar
mı, çıkmaz mı? Öksüz Yakup diyor ki:
- Evvelki kavlinin üstünde ise, ben pınarın
başındayım, oraya gelsin. Kendi bilir.
Çerçi gidiyor. Düğüne varıyor. Yüklerini indiriyor,
Öteberisini sattıktan bir müddet sonra, Irışvan
oğlunun meclisine varıyor: Başındaki meclise diyor
ki:
- Ben mangır satacağım. Mangır satan türkü
çağırmanın cezasından kurtulur. Türkü çağırmayanlar
ya çerçiden çeyrez alıp yedirecek, yok olmazsa
kapıya çıkıp it gibi ürecek.
Mangır satıldıktan sonra herkez türküye başlıyor. O
çağırıp bu çağırırken, çerçiye varıp dayanıyor.
Çerçiye diyorlar ki:
- De bakayım sende Türkü çağıracaksın.
- Ben türkü bilmem diyor.
- Türkü bilmezsen; öteberini getir dök şuraya millet
yesin.
- Ben, diyor, öteberimi yedirirsem, sermayemdir.
Çoeuklarım aç kalır, diyor.
- Öyle ise, kapıya çık it gibi ür, diyorlar.
- Bunu da yapamam, diyor. Türkü çağırmaz adam olmaz
amma, ihtimal bir kerpiç ayaklarım. Mecliste kızan
olur belki.
Irışvan oğlu diyor ki:
- Yiğide söylerler türkü. Kötüye söylerler. Gözele
de söylerler, diyor. Eğer bana türkü söyledilerse,
benim türküm olsa bile, yiğidisem yiğitliğimi
bilirim. Kötülüğüme söyledilerise, kötülüğümü
bilirim. Gözele söylediler ise, darılan kuşağını
gevşesin, diyor. Reyinde hürsün, bildiğin gibi
söyle, diyor.
Çerçi türküyü alıyor:
Şimdi ağ ellere kına yakılır
İnce bele Tarabulus dökülür
Eski nala acar mıhı çakılır
Dostun sana selamı var Kınalı
Yetdi mo'la , Şâm elinin hurması
Gitti m'ola âla gözün sürmesi
Mısırın Bağdadın telli turnası
Dostun sana selâmı var Kınalı
Açıldı mı bağçamızın gülleri
Uzun olur Siveyişin yolları
Şimdi alard adard değner yolları
Dostun sana selamı var Kınalı
Çerçi Yusuf der de oldum şivara
Ulunun işini mevlam onara
Öksüz Yakup gördüm ağlar pınara
Dostun sana selamı var Kınalı
Bu türküyü söyleyişin, Irışvan oğlu, kalbinden ağrı,
dedi ki: Yörü Öksüz Yakup, bunu böyle diyeceğini
bilemidi, seni kılıcınan parçalardım, dedi.
Çerçiye dedi ki:
- Sen nerelisin?
Çerçi yerini doğru söylemedi. Ben Antepliyim, dedi.
Fakat çağırılan türküye kız, öteki çadırdan ağrı,
türküyü iyice dinledi. O demde kınasını yakmaya
başlayacılarımış.
Kız dedi ki:
- Teyzem; bizim usulumuz, kına suyumuzu elimizle
getiririk. Ben eliminen özerim. Ondan sonra siz
kınanızı yakarsınız.
Kınacı gelen karılar:
- Kınalı hatun, o sizin bileceğiniz iş. Bizim
adetimiz böyle değil amma, böyle imiş, böyle olsun,
diyorlar.
Kız helkeleri alıyor. Pınara varıyor ki Öksüz Yakup
pınarın başında ağlıyor.
- Ağlamanın sırası geçti. Ocağın bata durma, diyor.
Ordan helkeleri iç içine oraya koyuyor. Öndüç almış
un gibi tozuyorlar. Onlar kaçmakta olsun, çerçinin
kulağı kızın çadırında oluyor, Oradaki kadınlar
diyor ki:
- Yahu bunların suyu uzak mıymış, bayraktarlar gidin
de yoklayın, diyorlar. Bunu duyunca çerçi
öteberisini yüklediyor, o da kaçıyor. Bayraktarlar
varıyorlar ki pınara, helkeler pınarın başında, kız
yok. Geliyorlar, kız yok, diyorlar.
Avratlar diyor ki:
- Irışvan oğluna diyek mi? diye telaşlanıyorlar.
- Yaşlıca kadının biri diyor ki:
- Nasıl olsa duyacak. Ben varır derim.
- Irışvan oğlunun yanına varıyor.
- Beyim, diyor, usulumuzda kına suyunu bizim
elimizinen getiririk, kınamızı ezdikten sonra,
kınamızı yakarsınız diye bacın bizi atlattı. Şimdi
helkeleri pınarın başında bulduk, kız kaçmış, diyor.
Irışvan oğlu öfkelenerek;
- Şu çerçiyi bana çağırın, diyor.
Bakıyorlar ki, çerçi de kaçmış. Öksüz Yakubu da
aratıyor, onu da bulamıyor. Kızın kaçtığına
hükmediyor. Gelen kınacılar savuşup gidiyorlar.
Gelelim Kınalı hatunla Öksüz Yakuba. Ordan kaçıp
Antebe geliyorlar. Irışvan oğlunun hududunu
çıkıyorlar. Antepte bir mağaraya yerleşiyorlar.
Öksüz Yakup günde bir şelek odun getirip, satıp,
ekmek alıp, mağarada it dirliğinde bey gibi
geçiniyorlar. Aradan altı ay geçtikten sonra Kınalı
hatun hamilli oluyor. Öksüz Yakup ölüyor. Kınalı
hatun da onun bunun ekmeğini pişiriyor, bir bazlama
alıp onunla idare oluyor. Günün birinde vakti
geliyor, bir kışlık boranlık bir günde çocuk ağrısı
tutuyor. Gece çocuk oluyor. Ne bekmez var, ne
beleyecek çaputu var. Diyor ki:
- Ben bunun babasının adını koymam buna. Nasıl olsa
kadersizdir. Böyle kışlık boranlık bir günde oldu.
Ben bunun adını "Boran" vururum, diyor.
Sabahtan oluyor, komşularından hayır sahipleri, bir
garip diye, kimi çaput veriyor, kimisi de pekmez.
Hayrına, herkes elinden gelen yardımı yapıyor.
Aradan günler geçip Boran beş altı yaşına basıyor.
Anası Kınalı hatun da ölüyor. Çocuğun ağıdına
komşular toplanıyor, geliyorlar ki anası ölmüş.
Herkes hayrına yuyup kaldırmak istiyorlar. Cebinden
bir kağıt çıkıyor. "Ben Irışvan oğlunun bacısı
Kınalı hatunum. Bu kağıtla kardaşıma haber verin,"
diyor.
Irışvan oğlunun bacısı olduğunu bilişin halk, bunu
şanınan şöhretinen gömüyorlar. Irışvan oğluna da
kağıt yazıyorlar: "Bacın buraya gelmiş, fakat
bilmedik. Altı ay sonra kocası öldü. Beş altı sene
sonra da kendi öldükten sonra, cebinden bir kağıt
çıktı. Senin bacın olduğunu bildik. Şimdi de Boran
namında bir çocuğu kaldı."
Irışvan oğlu diyor ki:
- Bu çocuğu bana kim getirirse ona bir dünyalık
veririm, diyor. Çocuğu da bir kimse Antep'ten
götüremiyorlar. Onun bunun danasını güderek on, on
iki yaşına değiyor. Bakıyor ki oraya biraz aptallar
konmuş. Damdıra çalanlarını görüyor. Varıp onların
içine karışıyor. Onlardan damdıra alıyor. Tın mın
damdıra çalmayı öğreniyor. Orada bir kız ünleniyor,
Küpeli hatun namında. Her görmesine bir tülü deve
veriyorlar kızın. Boran diyor ki:
- Ben giderim şu kıza, hem görürüm, kendi elden bir
deve alıyor, ben de kendinden bir bahşiş alırım,
diyor. Giderken bir kahveye varıyor. Kimi deveyi
vermiş kızın yanından çıkmış, kimi de kızı deve ile
görmeye gelmişler. Kahvede bunun lafı ile günleri
geçiyor. Boran kahveye dıkılışın, kahveci bunun
yakasından tuttu.
- Bura senin yerin değil, diye, geri kovdu. Baktı ki
Boranın elinde bir damdıra var. Efendiler, bu adamın
damdırası varmış. Aşıklığı varısa getirin türkü
söyledin, dedi.
O adamlar da geri bağırdılar, sandalye gösterdiler,
bir kahve söylediler.
- De bakayım çocuk, şu damdıranı çal, dediler.
Boran damdırasına düzen verdi. Biraz çaldıktan
sonra:
- Türkü de çağır, dediler.
- Türkü çağırırım amma; belki kerpiç ayaklarım da
durduğum yerde beni döğersiniz.
Orada bulunan adamların birisi dedi ki:
- Beğendiğin kadar çal. Seni kim döğecek olursa onun
belasını ben veririm. Darılan kuşağını gevşetsin,
dedi.
Aldı bakayım Boran ne dedi:
Göğde uçan huma kuşu
Ne bilir dalın kıymatın
Kargayı dala kondurman
Ne bilir elin kıymatın
Kahvelerde laf atanlar
Gerçeğe yalan katanlar
Sonra beyliğe yetenler
Ne bilir gülün kıymatın
Çift sürüp bider ekmeyen
Meydana sofra dökmeyen
Arıya hizmet etmeyen
Ne bilir balın kıymatın
Bunu diyen Deli Boran
Küçükcekten yetim kalan
Bir görmeye deve veren
Ne bilir malın kıymatın
Bunu, türküyü söyleyince kahvedeki bulunanların:
- Bu türküyü bize söylüyor, diye, bazıları
zıgardılar. Kendine evvel söz veren dedi ki:
- Arkadaş bu adam doğrusunu söyledi. Bir deve üç
senede meydana geliyor. Bunu bir saat konuşmak için
verenlerin birisi de bensem, hakikat mal kıymatını
bilmez deliyiz.
Çıkardı bu adam Boran'a hem birkaç lira bahşiş
verdi. Kahveciye de dedi ki:
- Gidip şu adamın sırtına bir kat elbise
yaptıracaksın, diye parasını verdi. Boran elbiseyi
giydikten sonra, o adam dedi ki: - Ulan, aşıklığın
varmış. Şu kızın yanına git, dedi.
- Boran dedi ki:
- Benim deve değil, bir tavuğum bile yok. Kız beni
yanına iletir mi?
- O da dedi ki:
- Aşığım diyerek çık. Eğer çıkartmazsa, zaten ben bu
kızı görmekten vazgeçmiştim. O bir deveyi sana
vereceğim, sen git gör, dedi.
Boran damdırasını koltuğuna çaldı, kızın kapısına
vardı. Kızın yanına çıkmak istedi ise de,
kapısındaki kapıcılar, kızın yanına salmadılar.
Boran dedi ki:
- Ben aşığım. ben de varıp Küpeli hatundan bir
bahşiş alacağım.
- Kıza haber verdiler. Kız dedi ki:
- Gerekliği yok. Aşıklar saprak olur, dedi.
- Yanındaki cariyeleri kıza yalvardılar:
- Ne var ablam, gelsin de aşıkmış bir türkü söyletek.
Sende hiç görünme, dediler.
Borana müsaade ettiler. Yukarı çıktı. Baktı ki ne
görsün. Kırk tane kız var. Hepsinin de kulağı
küpeli.
- Ulan bunların hangisi Küpeli hatun imiş diye,
baktı ki hiç bir işe yararı yok. Ulan, ben bunlara
deve degil bir tavuk bile vermem. Görmeye gelenler
meğer hep eşekmiş.
O demde kızlar başına toplandı:
- Aşığım, bir türkü söyle de dinliyelim, dediler. -
Kızlar, benim başıma çok toplanman, dedi. Benim
kafamın bir tutalgası var, dedi. Çok kalabalığı
sevmem. Sonra tutalgam tutarsa, damdıranın çömleği
ile, üç dört tanenizin kafasını parçalarım, dedi.
Kızlar dedi ki:
- Amaaan, cinliymiş, yaklaşmıyalım, dediler.
Uzaktan ağrı yalvarmaya başladılar. Aldı bakalım
Boran ne dedi kızlara:
Gökten biraz suna inmiş
Şu Antebin arasına
Ben dostumu göremedim
Ağlar amma çaresi ne
Suları da balkan gözlü
Gözelleri şirin sözlü
Merhem eylen kömür gözlü
Şu şinemin yarasına
Suları çağlayıp akar
Gözleri hep ona bakar
Mor menekşe bir hoş kokar
Şu kızların arasına
Deli Boran der de noldu
Ala göz kan yaşınan doldu
Korkuyorum engel girdi
Şu kızların arasına
Küpeli hatun bunu duyunca, engel lafını duyunca:
- Zaten aşıklar saprak olur dedimidi. Bu engel ne
imiş diye, perdeyi kaldırdı. Boranın gözü gözüne ras
gitti. Boranın aklı bokuna karışıp bayıngın düştü.
Birazdan ayıktı ki, kızlar yüzüne su serpmişler.
- Bire aşık, sana noldu? dediler.
- Demedim miydi; kızlar, başımın tutalgası var diye?
Bereket versin ki bayılmışım. Delirsemidi bu odayı
başınıza dar getirirdim.
- Aşığım, bir türkü daha söyle diye mihnet ettiler.
Fakat Boranın, düş mü idi, hayal mı idi, ne olduğunu
bilmedi, içerisine bir ateş düştü. Aldı bakalım ne
dedi.
Gökyüzünde öten olsam
Yeryüzünde biten olsam
Uçu telli keten olsam
Yar başına atsa beni
Un elediği elek olsam
Tepelediği yolak olsam
Ucu telli yelek olsam
Yar döşüne giyse beni
Gökyüzünde turna olsam
Yer yüzünde hurma olsam
Bir çekimlik sürme olsam
Yar gözüne çekse beni
Kapısında inek olsam
Tu çalıp da sağsa beni
Tepek vursam südü döksem
Yumruğunan döğse beni
Nolsa Deli Boran nolsa
Gözeller meydana gelse
Küpeli pehlivan olsa
Güreşsek de yıksa beni
Dedi kesti. O demde kız dedi ki:
- Orospular, ben aşıklar saprak olur demedim miydi?
- Siktir edin de gitsin, dedi.
Boran dedi ki:
- Hatun, sen elden deve alıyordun. Ben de aşığım.
- Bahşişimi ver gideyim, dedi.
Bir avuç dört altın verdiler Borana. Boran dedi ki:
- Ben gitmeye gelmedim. Beri Küpeli hatunu yüze yüz
görmeyince katiyyen gitmem, dedi.
O demde kız:
- Durdurman, siktir edin şunu, dedi.
- Boran dedi ki:
- Damdıranın çölmeğini çevirirsem bu odayı başınıza
dar getiririm, dedi. Ben Küpeli hatunu gelip yüze
yüz görmezsem, benim burdan ölüm çıkar, dedi.
Küpeli hatun buna öfkelendi. Kalktı bunun yanına
geldi.
- Yel kayadan ne anlar, daha eyi bak, dedi. Neci
senin maksadın, dedi.
Boran dedi ki:
- Böyle fırsat ele geçmez, dedi. Kızın yüzüne
hacamat gibi sarıldı. Başındaki olan cariyelerin
hepsi geldiler başına toplantlılar. Boranın kimi
burnunu tuttu; kimi avurduna parmağını soktu. Zorla
ayırdılar. Boran damdırayı eline aldı, kahveye doğru
yürüdü. Cariyelerin akıllıcasının biri baktı ki,
ablasının yüzü kapkara olmuş. Dedi ki:
- Küpeli hatun, dedi, yüzüyün biri kâpkara biri
apbağı... Seni görmiye gelenler bundan hile
keşfederler.
- Aman kızlar, bunun çaresi ne, dedi Küpeli. O
cariye kızların akıllıcası:
- Abla bunun çaresi, öte yüzden de öptür, dedi.
Boranı geri çağırdılar, aman Boran geri gel diye.
Boran dedi ki:
- Benim orda işim yok.
Yalvar yakar, Boranı geri getirdiler.
Küpeli hatun:
- Kusura bakma aşığım. Sazı bağlayana çözdürürler.
- Benim şu yüzümden de öp, dedi.
Boran dedi ki:
- Benim dalgam bir gelir bir gider. Sen degil, Hürü
kızı olsan öpmem; dedi.
Kızlar bunun başına çoktular. Kimisi kulaklarındarı
tuttu. Fıkara kız getirdi, Boranın ağzına yüzünü
sürdü. Boran fırsat buldu, hacamat gibi o yüzden de
yapıştı.
Kızdan ayırılınca, Küpeli kimseye deme diye, buna
bir avuç dört altın daha verdi. Boran ordan çıktı.
Arkadaşlarının yanına geldi. Kendine elbise yaptıran
ağası:
- De bakalım Boran, oradaki yaptığın işleri bir
türküyle söyle.
- Aldı Boran bakalım ne dedi:
Gene bulandı da yüzü havanın
Şahan gezer sulağında turnanın
Top kara perçemli güzel sevenin
Can cefa götürmez hey kara gözlüm
Güzeli sevmesin ne bilir ahmak
Sevip sevip de cemaline bakmak.
Fırsatın düşürüp yanaktan öpmek
Can cefa götürmez kız kömür gözlüm
Beni del'eyledi kaşınan gözler
Taramış zülfünü gerdana düzler
Kehribar dudak da balaban yüzler
Yüzünü yüzüne şiir kömür gözlüm
Der ki Deli Boran da aslın soyusa
Belin ince ise usul boyusa
Aşığa verdiğin bahşiş buyusa
Vallahi billahi az kömür gözlüm
Kız bunu duyunca:
- Amanın kızlar, şu aşık bizi halka malamat etmesin.
Bir avuç dört altın daha götürdüler. Boranın içine
bir ateş düştü. İsterse dünyayı verseler gözünde
fiske kadar yok. Kızın yanına çıkmaya da imkan yok.
Kendiliğinden bir kurnazlık düşündü. Gider ben
dayımı bulurum. Dayıma nişanlıyım diyerek, dayımı
kandırırım. Bu kızı almaya çabalarım. Oradan şehrin
içine doğru düşüne düşüne yürüdü. Baktı ki ihtiyar
bir kahveci var. Varayım hem şurdan bir kahve
içeyim, hem dayımı belki bilir, şundan sorayım,
dedi. Kahveye vardı.
- Emmi bana bir kahve yap bakalım dedi.
Kahveci kahve getirdi. Boran kahveyi içtikten sonra,
çıkatdi bir kırmızı lira verdi. Kahveci dedi ki;
-Oğlum, ben bunu bozamam. Benim kahvemin sermayesi
bir lira yok, dedi.
- Boran dedi ki:
- Emmim, benim kahveye verecek başka param yok mu?
Gönlümden o koptu. Onu verdim, dedi. Sen bize bir
kahve daha yap, dedi.
Kahveci kahveyi yaparken:
- Oğlum, sen bir haneden evladı görünüyorsun, dedi.
- Kimlerdensin, dedi.
- Babamı bildiğim yok, dedi. Fakat anam Irışvan
oğlunun bacısı imiş.
- Kahveci buna dedi ki:
- Ulan, sen Irışvan oğlunun yiğenisin de, koltuğu
damdıralı buralarda ne geziyon, dedi.
Boran dedi ki:
- Emmi; ben de dayıma gitmek istiyordum amma; nerde
olduğunu bilmiyorum. Ve de öldürür diye de
korkuyorum.
Kahveci dedi ki:
- O adam seni çok aradı. Senden başka hiç bir
mirasçısı yok, o adamın. Sana bir de kağıt yazayım,
bu kağıdı da ver. Irışvan oğlu benim bahşişimi
verir. Boran kahveyi gene içti. Bir lira daha
çıkardı verdi. Allahaısmarladık eyledi. Kağıdı
koynuna koydu, yola düştü. Az gitti, uz gitti, dere
tepe düz gitti, günün birinde Irışvan oğlunu buldu.
Düğnük evine vardı ki, dayısı orda oturuyor. Başında
yüz, yüz elli çadırlı aşireti ile, sohbet ediyorlar.
Boran da vardı, meclise oturdu. Irışvan oğlu
kafasını kaldırdı. - E bire gençler, iki türkü
çağırın da dinliyelim dedi.
Meclistekiler, ben bilmem, ben bilmem, diye
biribirinin karaltısına sokulmaya başladılar. O
demde birisi Boranın sazına dokundu.
- Aman beyim, burda bir aşık var, dediler.
Irışvan oğlu yanına çağırdı Boranı. Baktı ki ufacık
tefecik, genç bir çocuk. Bunu yanına oturtturdu.
- De bakayım, oğlum, iki türkü söyle, dedi.
- Aldı bakalım Boran, ne dedi:
Nazlı dostum selam salmış gel diye
Ara yerde engellerim var diye
Açtı ak göğsünü bana em diye
Emdiğim aklıma düştü efendim
Nazlı dostum selam salmış gelmesin
Ara yerde engelleri duymasın
Eliminen ak göğsünün düğmesin
Çözdüğüm aklıma düştü efendim
Metini de Deli Boran metini
Ne vereyim Küpelinin metini
Ak bilekli samur kürklü hatunu
Nişanlımı vermediler efendim
Bunun adını Boran deyince:
- Ulan, sen nasıl Boransın? Anayın adı neci? Babayın
adı neci? Bana de, dedi. Boran derhal çıkardı;
dayısının eline kağıdı verdi. Kağıdı okuduktan kerli,
meclise döndü:
- Arkadaşlar, bu işte, bizim kaçan kancığın oğlu
Boran bu işte, dedi. Benim bundan başka hiç bir
mirasçım yok, dedi. Buna hörmet eden bana da eder,
dedi. Borana dedi ki: Senin türkünden ben bir şey
anlamadım. Ne ise şu türkünün manasını bana de,
dedi.
Boran dedi ki;
- Babamın öldüğünde anamın karnında imişim. Benim
olduğum gece komşumuzun bir de kızı olmuş. Anam
beşik kertme nişanlım eylemiş. Sonca anam da öldü.
Ben elin arasında kaldım. Kız da çok zengin oldu.
Şimdi vermiyorlar efendim, dedi.
Irışvan oğlu dedi ki:
- Oğlum, onun için hiç merak etme. Onu, eğer para
ile ise, terazinin bir gözüne kızlarını koysunlar,
bir gözünü de para ile tartar alırım.
Boran dedi ki:
- Vallahi parayla vereceklerini bilmiyorum.
- Irışvan oğlunun bölük kabadayısı:
- Beyefendi biz elin parasını yerken, biz paramızı
mı yedirelim. Bana üç yüz atlı ver, ben gider basar
alır gelirim.
Peki, dedi. Baskın davulunu çaldırmaya başladılar.
Atlılar toplandı. Bölük kabadayısı bunların içinden
birem birem üç yüz kişi seçti. Irışvan oğlu kendi
atını çektirdi Borana.
- Buna da sen bin, dedi.
Atlılar değnek oynaya oynaya yola düştüler. Antebin
kenarına gelince kız bunların kalabalığını gördü.
- Gene bize deveyinen görmiye gelenler var, dedi.
Süslendi püslendi. Zülüfünü tarayıp, kendi kendine
bir çekidüzen verdi. O deme atlılar yetişti. Borana:
- Hangi evde, diye sordular. Boran da:
- Şu evin içinde, arasında perde var, dedi.
Kılıcını çeken evin üstüne yürüdü. Milletin haberi
öldüm olacağım deyinceye kadar, kızı çıkardılar. Bir
ata bindirip yola düştüler. Arkadan varan millete,
kimisi dönüp harbetti. Böyle böyle Irışvan oğlunun
hududuna gelince atlılar yığıldı kaldı Irışvan
oğluna gelin geliyor diye müjdeci gitti. Gelin bir
tarafında Deli Boran, bir tarafında da bölük
kabadayısı, ikisinin arasında gidiyorlar. Kız şöyle
baktı ki, bir yanında bir babayiğit var ki, hiç
görülmüş kişilerden değil. Öte yandakine baktı ki,
memleketlerindeki tanıdığı Boran.
Dedi ki:
- Yarabbi, eğer beri bu babayiğide gidiyorsam, Boran
da bunların köylüsünden ise, bu adam beni öptüydü.
Şimdi halka malamat olurum. Eğer Borana gidiyorsam,
ne ise kaderimi çekerim. Böyle derken bölük
kabadayısı da, uşak bizim götürdüğümüz kız nasıl
ola, nasıl görürüm, diye aklından geçirdi. O demde
bir kasırga geldi, kızın yüzünü açıverdi ki,
buluttan ay çıkmış gibi. Oğlan o tekli, bunu böyle
görünce aklı bokuna karıştı. Atın boynunu kucaklayıp
aşağı düşmedi. Dedi ki aklından: Boran, ben bunu
sana yedirirsem, bu babayiğitlik bana haram olsun,
dedi. O demde Irışvan oğlu da karşıladı. Bir çadıra
gelini indirdiler. Düğünler kuruldu. Çalıp
çığrıldıktan sonra, gerdek gecesi, Boran dayısının
eline, müsaade istemiş de vardı. Dayısı dedi ki:
- Yürü yiğenim. Sana üç gün müsaade. Üç günden sonra
gel. Arkadaşlarınla görüş, tanış, konuş akşamleyin
çadırına git, dedi.
Deli Boran dayısının elini öperek çadıra doğru
yürüdü. Bölük kabadayısı dedi ki:
- Dayıyın evladı olmadığından vicdanı kısa, dedi. Üç
gün müsaade de ben alım, dedi. Git altı günden sonra
gel, dedi.
Çok memnun oldu. Bölük kabadayasına:
- Sağ ol, dedi.
Çadıra vardı. Üç gün kaldı. Üç gün sonra bölük
kabadayısı Irışvan oğlunun yanına geldi. Konuştular.
Konuştuktan sonra kalmak istedi. Irışvan oğlu dedi
ki:
- E bire bölük kabadayısı, gitme. Boran da gelecek
bir iki türkü söyletip de dinliyelim, dedi.
Bölük kabadayısı güldü:
- Eğer Boran o gelinin yanından üç günde dört günde
çıkarsa, ben sana ne istersen veririm, dedi.
Irışvan oğlu dediki:
- Eğer Boran bugün gelmezse sen de ne istiyorsan;
ben de veririm, dedi. Bunlar bir katar deveye
bahsettiler. Beklediler. Akşam oldu Boran gelmedi.
Sabahtan oldu, gene bahsettiler, gene gelmedi.
Üçüncü gün gene bahsettiler, gene gelmeyince,
Irışvan oğlu dedi ki:
- Zaten bunun anasında meymenet yoktu ki danasında
olsun. Bugün cellatları çağırın Boranın boynunu
vurduracağım, dedi.
Meğer bunların bir yere baskın ederlerse, davul
döğdürmek adetleri imiş. Adam öldürürken de gene
davul döğdürürlerimiş. Boranın altı günü yetince
dayısının yanına yürüdü.
Gelirken yolda bir adamcağız ras gelip:
- Ulan, nereye gidiyorsun serseri, dedi. Dayın seni
öldürecek, dedi. Boran:
- Ne diye kadan alayım? diye şaşmaya başladı.
- Öteki adam dedi ki:
- Yavrum, aman beyler diyeceğine, sapa dağlar demen
yeğ, dedi.
Boran çadıra da dönmeden eğile eğile kaçtı. Gül
tepesi derler bir dağa yerleşti. Ay geçti, yıl
geçti, Irışvan oğlu hiç bir yerden bir haber
alamadı. Fakat kızın feryadından hiç duramıyordu.
Dedi ki:
- Seni baban evine göndereyim, dedi.
- Küpeli hatun dedi ki:
-Borandan haber olmayınca, ölürsem gene gitmem,
dedi.
Irışvan oğlu bunu duyunca, kızın çadırını kendi
çadırına kazığa kazık bağladı. Boran bu düstur ile
yedi sene gezdi. Açık, çıplak. Sırtta pırtı kalmadı.
Her yeri ayı malağına döndü. Kıllandı. Fakat
elindeki sazda da bir tek tel kalmış. Böyle gün
geçirirken, bir gün arefe günü, Irışvan oğlunun
serkaplan avcısı varmış, bu avcı diyor ki
- El sabahtan kurban kesecek. Bizim kesecek bir
şeyimiz yok. Ben de çocuklara bir av vurayım, beline
bir örme sardı; tüfeğin fellesinin barudunu
yeniledi. Gül tepeye doğru gitti. Gül tepeye vardı
ki dağın içinde bir pınar var. Başında çok iz var.
Oraya bir evsin eyledi. Buraya bir av gelir diye
beklemeğe başladı. Dururken öteden bir kıllı mıllı
bir şey çıktı beklemeye başladı. Avcı baktı ki,
insan dese insan değil, ayı dese ayı değil. Bu
cırtnavul diye hökmeyledi.
- Şu gelsin ellemem buna para bekçisi derlerdi. Şu
parayı yokladığı yeri iyice öğreniyim. Ondan sonra
bir kurşun sıkayım, dedi.
O demde Boran suyun başına geldi. Pınardan bir su
içti. Derinden of diye bir iniledi. Elini yüzünü
yudu. Gül tepesi denilen başındaki taşın üstüne
çıktı. Başladı sazını tın tın ettirmeye
Avcı dedi ki:
- Bu cin olmaya cin ya, bu donunu değiştirip duruyor
ya... Donunu değiştirmekle beni korkutamaz, dedi.
Boran durup dururken türküye başladı. Bakalım ne
demiş:
Ben de çıktım gül tepeye
Seyir ettim ellerine
Ağbaz ağbaz eller konmuş
Sevdiğimin çöllerine
Ağca cerenin sekişi
Sevdiğimin hub bakışı
Muradın coşkun akışı
Benzer gözüm sellerine
Gülüstanın gülü kokar
Hublar yanağına sokar
Murat derler bir su akar
Güvel konar göllerine
Hocam hocalar hocası
Okudum çıktım hecesi
Bu gün de bayram gecesi
Yar kına yaksın ellerine
Bunu diyen Deli Boran
Sevdiğine meyil veren
Şu işime sebep olan
Duman çöksün yollarına
"Deli Boran" deyince avcının aklına tıpadan düştü.
Ayaklarını çıkardı dağa yukarı dırtmanı dırtmanı
çıktı. Boranı arkadan ağrı hemen yakaladı.
Boran baktı ki kendini avcı tutmuş: Avcıya:
- Eline ayağına kurban olayım, beni koyver dedi.
Avcı da dedi ki:
- Ulan vicdansız, elin kızı senin için gözlerinden
kan döküyor. Dayım da senin için öyle yaslı duruyor.
Boran dedi ki:
- Avcı ben bunlara inanman. Tabii beni öldürmekteki
maksadı kendi alacaktı. Öyle ise yedi senedir beri
ne Küpeli hatun kaldı, ne de Boranın acısı.
Avcı yemin etti.
- Vallahi Küpeli de bir yere gitmedi. Dayın da seni
öldürmek emelinde değil. Senin için ah dedikçe
tütünü burnundan çıkıyor. Böyle olduktan keri seni
ölsen değil, çatlasan gene götürürüm.
Elini arkasına bağladı. Boğazından da bir örme
bağladı. Dedi ki:
- Eğer seni öldürecekse, gider görürüm. Senin için
buraya yerleşip seni dağda beslerim, dedi.
Avcı bunu çekerek, evine doğru yürüdü. Halakanın
itleri başına çoktular. Bu adam çadırına eletti.
Çadırın direğine bunu iyice bağladı, Avradına tenbih
eyledi:
- Sen bunu kaçırırsan seni öldürürüm, dedi.
Avrat fukara korkusundan ne çadırı terkedebiliyordu,
ne Boranın yanına varabiliyordu. Avcı beyin yanına
vardı. Baktı ki Irışvan oğlunun gözlerinden akan
yaşlar dolu gibi gidiyor.
- Aman beyefendi, hasta mısın? Yoksa bir ağrır yerin
mi var? Ne diye ağlıyorsunuz? dedi.
- Yahu avcı, dedi, ben ağlamayım da kimler ağlasın,
dedi. Görüyon mu şu elin kara saçlısını, çok yok
çocuk yok, böyle gözyaşı döküyor. Babası evine
salıcıyım gitmiyor. Boranın öldüğüne kanaat
getirmeyince gitmem diyor. Ne var avcı, sen de
gezdiğin yerlerde bir adam üleşi bulabilirsen getir.
Şu avradı başımızdan defedelim, dedi.
Avcı dedi ki:
- Efendim bunu şayet bulsam, bunu emelin öldürmek
mi?
Irışvan oğlu dedi ki;
- Yahu avcı, öldürme değil, bu adamı, öldürmeyi
şuraya koy, bundan başka benim mirasçım yok. Bu adam
hiç mi değil benim elimin altında terbiye olursa,
benim yerimi issiz etmez diye umudum var idi. Allah
sebebine koymasın, dedi. Şimdi elime geçerse bütün
servetimi ona vereceğim.
Avcı hiç bir lafa varmadan ordan çıktı. Irışvan oğlu
da arkasından:
- Dediğim haa... Dediğim haa... diye çığırdı.
Avcı eve vardı, Borana dedi ki:
- Ulan, yavrum, senin için dayın kan yaş döküyor. O
Küpeli hatun da saçlarını yolup ağladıkça, yürek
böbrek koymuyor, Seni götüreceğim, dedi
Boran dedi ki:
- Avcı kadan alayım, beni dayım nasıl olsa öldürür.
Gel koyver de başımı alayım da gideyim.
- Ulan yavrum, seni öldüreceğini bilsem, beni dünya
malına garkeyleseler seni götürmem. Fakat
ölmiyeceğine kanaat ettim:
Boranın sırtını başını yüzünü tıraş eyledi. Ayağına
şalvarını verdi. Sırtına abasını giydirip,
bileğinden sıkıca tutarak Irışvan oğlunun yanına
getirdi.
- Aha düşmanın, aha kılıcın, elinle öldür bey, dedi.
Irışvan oğlu Boranı görene tekli, gözlerinden öpüp:
- Yiğenim, bütün servetim senin olsun. Bana hakkını
helal et, dedi.
Halk Boran tutulmuş diye, Irışvan oğlunun çadırının
altına geldi.
Dedi ki:
- Yiğenim sana ne sebep oldu da kaçtın? Şu sebebi
söyle de ben de anlayım, dedi.
- Dayım, sazınan mı söyleyim, sözünen mi söyleyim,
dedi.
- Yiğenim, eğer sazınan söylersen daha memnun
olurum, dedi. O demde beğ kalan Irışvan oğlu, hiç
kimse bir yere kımıldamıyacak diye, güvendiği
adamlardan nöbetçi dikti.
Aldı bakalım Boran başından geçen hikayelere ne
dedi.
Efendim efendim Irışvan oğlu
Aşkın elinden de ciğerim dağlı
Yedi yıldır beri kollarım bağlı
Gümanına bu günler de çözülür
Bu beyti söyleyince, Irışvan oğlunun daha yüzüne
gelmeyen Küpeli hatun, Boranın sesi kulağına
gidince, çadırın sıtırını yararak meydana çıktı.
Boranın gözü gözüne ras gitti. Boran bunu görünce
türküsüne devam etmeye başladı.
Odanda çalınsın alışkın sazlar
Bahçende yayılsın kumrular kazlar
Gördü gene Küpeliyi şu gözler
Ah ettikçe kara bağrım ezilir
Efendim efendim benim efendim
Elbet günlerinde gamsız gezilir
Ben de hizmetinde kusur m'işledim
Şeytan var arada yoldan azılır
Boranım derkine böyle mi olur
Aşıklar öğüdün ustadan alır
Af eyle kulunu efendim nolur
Beyte gitmiş gibi sevap yazılır
Böyle dedi.
Dedi ki:
- Pekiyi yiğenim. Aradaki şeytan kimse, aradaki
şeytanı dilden söyle, dedi.
Dedi ki:
- Dayı, sen o gün bana üç gün izin verdin. Sonra
çadırdan ayrılınca bölük kabadayısı geldi dedi ki
yavrum dayın evladı olmadığından vicdanı kısadır,
dedi. Üç gün izin de ben aldım, git altı günden gel,
dedi. Altı gün sonra ben gelirken bir adam ras
geldi. Bu davul niçin döğülüyor, diye sordum. Ulan
yavrum, dayın seni öldürecek de onun için davul
döğdürüyor, dedi. Aman beyler diyeceğine, sapa
dağlar de, başını kurtar, dedi. Ben oradan kaçtım.
Gül tepesine yerleştim. Meyve zamanı meyve yedim, ot
zamanı ot yedim. Çok zaman da açlığınan geçti günüm.
Sebebinin kim olduğunu bilmiyorum.
Irışvan oğlu:
- Senin sebebini ben bildim. Şu bölük kabadayısını
getirin, dedi Bölük kabadayısın getirdiler.
Dedi ki:
- Senin kafanı vurdurmam. Seni efrin cefrin
öldürürüm, dedi. Bir katır getirdiler. Bölük
kabadayısını boğazdanı bağladılar, katırın
kuyruğuna. Oradaki olan çocukların eline birer
teneke verdiler. Katırı koyverip, çocuklara tenekeyi
çalın dediler. Tor katırın arkasında parça parça
ettiler. Yeniden kırk gün toy düğün etti. Yeniden
nikah yaptırıp, onlar yeyip içip mırazını aldı. Siz
de alasınız.
Kaynak:
Hamdi Tanses
Öyküleriyle Halk Türküleri - Notaları
Önel Verlag |
|
|